Hani insan normalde tembeldir. Aklına yazacak bir şey gelir ama sonra o an zamanı olmaz, unutur sonra üşenir…
Ama bazen de böyle bir şey görür insan, şaşar kalır, yazıya ayrı şaşırır, yazana ayrı şaşırır…
Yılmaz Özdil, bu eşi bulunmaz yazısında geçen günlerde Haliç Köprüsü üzerinde mendil satan çoçukların bölge kavgasında öldüresiyle dövdüğü mendilci çoçuk Bedrettin’in dramına çare buluyor. Bir Marie Antoniette edası ile diyor ki, biz zaten ne yaparsak yapalım, aileleri bu çoçukları okula göndermek yerine onlara sokaklarda bir şeyler sattıracak. Bari gazete satsınlar.
Tamam kabul, Yılmaz Özdil ne derin analizleri ne de sağlam fikirleri ile kendine isim yapmış bir yazar değil. Ama “çocuklar mendil satmasın, okula gidemiyorlar, üç beş kuruş için birbirlerini öldüresiye dövüyorlar, onun yerine gazete sattıralım, o zaman gene okula gidemezler gene o durak senin bu durak benim birbirlerini döverler ama hiç olmazsa bizim tirajımız biraz artar” demek de ne mantığa ne de insanlığa sığar.
Brecht’ten serbest uyarlama tekrar geliyor: Düşün ki koca koca adamlar böyle lakırdılar ediyolar ve kimse gülmüyor…
Şimdi oturduğum yerden ahkam kesip boş boş eleştirmek kolay denebilir, hatta gerçekten öyle de. Ama madem Sayın Özdil, hem çocukların maddi durumu kötü olan ailelerine katkıda bulunmalarını kaçınılmaz, hem okula gitmelerini gerekli görüyor hem de gazetesinin tirajini arttırmak derdinde, buyrun efendim işte size proce, bir taşla üç kuş birden, yanında da bu tükenmez kalem bedava:
Hürriyet, mendilci çocuklara satmaları için gazeteleri hibe etsin yada makul bir kar edebilecekleri fiyata versin. Ancak, yalnız haftasonları… Elde var aile bütçesine katkı, haftaiçi okula gidebilecek, derslere çalışabilecek zaman. Fazladan satılan gazeteleri saymıyorum bile onun bana faydası yok, Yılmaz Özdil sevinsin…
Hürriyet, Doğan Medya Grubu, sivil toplum örgütleri, hayırsever hali vakti yerindeler, el ele verip bu gazete satan çocukların asgari okul masraflarını karşılasın. Kampanya düzenleyip halkı da desteğe çağırabilirler, karşılığında karnelerine bakıp “aferin evladım ama matematiğe biraz daha gayret” deme ve hep pekiyi getirenlere bisiklet hediye etme haklarını da saklı tutabilirler, bence bir sakıncası yok. Etti mi bize aile bütçesine biraz daha katkı ve çocukları okula yollamak için teşvik? Böyle bir hayır işi üzerinden yapılacak reklamı, sulanacak gözleri, ferahlayacak gönülleri de saymıyorum, onların da bana faydası yok.
Neden helva yapmıyoruz bakkal amca? Derdimiz sadece çocukların üzerinden iyi insan gibi görünüp, boş ve saçma sapan lakırdi edip tribünlere oynamak, fazladan gazete satmak mı acaba?
Yok bence öyle değildir…
![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=0007956f-cdb5-4775-b799-63a4b054eaaa)
Gecenlerde Kulturradio'da Avusturyali bir felsefeciyi dinliyordum. Meinungsjournalismus (http://de.wikipedia.org/wiki/Meinungsjournalismus) konseptinin sacmaligindan yakiniyor ve dijital bilgi caginfa tehlikeli oldugundan bahsediyordu. Yurtdisindaki cogu bu tarz yazida en azindan bir giris, gelisme, sonuc ve biraz argumantasyon var. Bu yazarlarin yazilarinda bundan dahi eser yok. Cok aci. Ben Hurriyet okumayi coktan biraktim, sana da tavsiye ederim.
Aslına bakarsan Meinungsjournalismus özünde kötü bir şey değil. Tamam haberlerin tabii ki de yorumsuz olarak okuyucuya iletilmesi lazım ama onun dışında, herkes bahsi geçen haber hakkında fikrini yazabilir, okuyucularını ikna etmeye çabalayabilir. Burda anahtar nokta ikna çabası. Meinungsjournalismus, körü körüne "bence böyle işte" demekten ibaret değil sence öyleyse neden öyle olduğunu sağlam bir şekilde argümante edebilmen lazim. Bloglar falan da zaten temelde Meinungsjournalismus'tan başka bir şey değil.
Burada sorun olan ya Özdil Efendin'in fikirlerinin beş para etmemesi ya da kendisinin bizi ikna edecek kapasiteye sahip olmaması. Ben bilemedim.